SailBlogs
Bookmark and Share
Jaya's Voyage
12/03/2011

6 November 2011

Saïdia, Morocco

Winter is coming. It is not only evident in the cooler air temperature but also in the shorter hours of daylight. After we spent four days in Melilla harbour (on one of which we had to take shelter in the marina as the onshore wind made the anchorage uncomfortable and unsafe when combined with the ever-existing harbour swell - it was the cheapest marina we've been to so far, by the way), we set sail on the morning of 1st of November to reach the next Moroccon fishing harbour, Ras El Ma, which was only 30 miles away. The wind was from a good direction but there wasn't much of it. We sailed slowly with the spinnaker up under a blue sky on a flat sea. There wasn't much traffic around. A slow but peaceful sailing. When the wind turned to the northeast in the afternoon, we put up the main and head sails, but it was dying down slowly. We were only a bit more than halfway although we were sailing for 5-6 hours, and with a speed like that, it would take forever to reach the harbour. We tried to carry on sailing but, eventually, the wind stopped totally. We started to motor and began to move on the flat sea that was looking like a silver mirror as it was getting misty. The sun was getting lower in the sky behind us and soon it sank below the layers of mist on the horizon. We had yet another hour to motor and it was obvious that we would lose the race against the quickly approaching night (which would make it difficult to enter in the badly-lit harbour). It was totally dark when we were close to it and we managed to be there when all the fishing boats were coming out. After the last one was out, we went in and found a space to tie up. But soon we found out when the officials appeared that yachts were being redirected to the nearby Marina Saïdia and we could stay in Ras El Ma fishing harbour only after getting cleared in the marina. However, some begging worked and they let us stay there for the night. What a busy harbour it was! The space left empty by the fishing boats was soon filled by people angling all night long accompanied by loud music from radio and whining harbour dogs. With the daylight fishing boats started to come back one by one with heavy catches and then a brisk trade started with people bartering loudly and fish getting loaded on trucks. Soon we left the harbour and with a little wind on the nose we motored for one hour to Marina Saïdia.

This is a well-protected huge marina built very recently and surrounded by vast areas of brand new hotels, golf courses and summer houses which are totally empty. Maybe because it's off-season, but it seems most of them have not been bought or settled in yet. It's called Medina Saïdia, the Saidia City, a shiny new, luxury town with no residents. Marina itself is well-equipped with restaurants, shops, boutiques, banks and supermarkets, but it's mostly empty, too. The harbour charge is the same as that in Melilla marina and the personnel are very helpful. One of them drove us to the real town of Saïdia to help us buy and carry a gas bottle (and attempted to pay for it from his own pocket!). Good guys... The real town of Saïdia, situated right next to the Algerian border, is a nice little town with good people and a nice little souk where you can find everything. As it is quite far away from the marina, we hitched to get there. The great Moroccon people like helping people, and the first car we raised the thumb at stopped every time.

This is the fifth day here. We have been waiting for 3 days for the westerly gales to slow down. The direction is good but the windspeed is too much. We tried it already - no good. It's predicted to be less tomorrow and we'll use it to cover the half of Algerian coast - hopefully. The good news is that we have met here somebody who has been to Algeria, and he says it's not much different there than in Morocco in terms of formalities. The pilot book says that if you go to Algeria without a visa, you will possibly be confined to the harbour. This is acceptable to us, but if the winds of change through the North Africa have already influenced and relaxed Algeria, that is much better. We will see. We are excited - that is gonna be an adventure.
__________________________________________________________________
__________________________________________________________________

Saïdia, Fas

Kış geliyor artık. Hava hem serinledi, hem de erkenden kararıyor. Melilla'nın limanında dört gün geçirdikten sonra (sondan bir önceki gün marinaya sığınmak zorunda kaldık, çünkü açıktan karaya doğru esen rüzgâr limanın hiç dinmeyen ölü dalgalarıyla birleşip demirleme yerimizi rahatsız ve tehlikeli hale getirdi - şimdiye kadar kaldığımız en ucuz marinaydı bu arada), 1 Kasım sabahında Fas kıyılarındaki bir sonraki balıkçı limanı olan 30 mil kadar ötedeki Ras El Ma'ya gitmek üzere yola çıktık. Rüzgâr iyi bir yöndendi ama hafifti. Balon yelkenle masmavi gökyüzü altında yavaş ve sakin bir seyre başladık - deniz dalgasızdı ve etrafta pek trafik de yoktu. Rüzgâr öğleden sonra kuzeydoğuya dönünce ana ve ön yelkenleri açtık, ama rüzgâr giderek azalıyordu. 5-6 saattir seyretmemize rağmen yolun yarısını ancak geçmiştik ve bu hızla devam edersek limana varmak kim bilir daha ne kadar sürecekti. Yelkenle seyre devam etmeye çalıştıysak da rüzgâr sonunda tamamen dindi. Motoru çalıştırıp, hafiften puslanan gökyüzü altında gümüş bir aynaya dönen denizde yol almaya başladık. Arkamızda giderek alçalan güneş çok geçmeden ufuktaki pus katmanlarının içine gömülüp battı. Önümüzde daha bir saatlik yol vardı ve hızla yaklaşan geceye karşı yarışı kaybedeceğimiz ortadaydı. Işıklandırması pek iyi olmayan limana gündüz vakti varmak istemiştik ama karanlığın bu kadar erken çöktüğünün farkına varamamıştık demir yerindeyken. Limana yaklaştığımızda ortalık tamamen kararmıştı ve tam da balıkçı tekneleri limandan çıkarken oraya varmıştık. Son tekne de çıktıktan sonra limana girdik ve bir yer bulup bağlandık. Ama görevliler geldiğinde orada kalamayacağımızı, yakındaki Marina Saïdia'ya gidip giriş işlemlerini yaptıktan sonra istersek geri gelip kalabileceğimizi öğrendik. Neyse ki yalvarıp yakarmak (ve Türkiyeli olmak) işe yaradı ve o gece Ras El Ma limanında kalmamıza izin verildi. Ne kadar da işlek bir limandı! Limandan çıkan balıkçı teknelerinin boşalttığı yeri çok geçmeden insanlar doldurdu ve bütün gece boyunca radyodan bazen oynak, bazen hüzünlü (ama hep yüksek sesli) şarkılar ve birbirleriyle oynaşan liman köpeklerinin ulumaları eşliğinde balık tuttular. Hava aydınlanırken balıkçı tekneleri birer birer limana döndü ve bağıra çağıra yapılan pazarlıklardan sonra balıklar kamyonlara yüklendi. Biz de nazlı motorumuzu zor bela çalıştırıp limandan ayrıldık ve karşıdan esen hafif rüzgâra karşı motorla bir saatlik seyirden sonra Marina Saïdia'ya ulaştık.

Burası çok yakın bir tarihte tamamlanmış korunaklı, büyük bir marina. Uçsuz bucaksız gibi görünen alanlara kurulmuş ve hepsi de bomboş olan yepyeni dev oteller, golf sahaları ve yazlık sitelerle çevrili. Belki sezon dışı olduğundan boşlar, ama özellikle de yazlıkların çoğu henüz satın alınmamış, içine yerleşilmemiş gibi görünüyor. İçinde kimsenin yaşamadığı yepyeni ve lüks Medina Saïdia, yani Saïdia City. Marina da birçok restoran, butik, mağaza, süpermarket ve banka ile tam donanımlı ama o da büyük ölçüde boş. Ücreti Melilla'daki marinayla aynı, personel elinden gelen yardımı esirgemiyor. Mutfak tüpümüz bitmek üzereydi, gidip sorduk nereden alabiliriz diye. Genç arkadaş bizi arabasıyla gerçek Saïdia kasabasına götürüp geri getirdi. Üstüne üstlük br de tüpün parasını kendi cebinden ödemeye kalktı! Ne iyi insanlar... Gerçek Saïdia kasabası ise Cezayir sınırının hemen dibinde, sevimli bir yer, insanları güleryüzlü, hoşgeldiniz diyorlar. Çarşısında aradığımız her şeyi bulduk. Kasaba marinadan epey uzakta olduğu için otostop denedik. Faslılar yardım etmeyi seviyor, elimizi kaldırdığımız ilk araba durdu her seferinde. Ah bir de Fransızca bilseydik...

Bugün buradaki beşinci günümüz. 3 gündür batıdan esen şiddetli fırtınanın yavaşlamasını bekliyoruz. Rüzgârın yönü iyi ama hızı çok fazla. Denedik, biliyoruz, pek hayrımıza değil. Yarın hızının azalması bekleniyor. Biz de fırsatı değerlendirip Cezayir kıyılarının yarısını katetmeyi istiyoruz. Burada yakınlarda Cezayir'e gitmiş olan biriyle tanıştık, formalite bakımından Fas'tan pek farklı değil diyor. Seyir rehberinde 'Cezayir'e vizesiz giderseniz muhtemelen limandan ayrılmanıza izin verilmeyecektir,' deniyor. Bu bizim için yeterli, ne de olsa asıl ihtiyaç seyre mola vermek yorulduğumuzda. Ama Kuzey Afrika'da esen değişim rüzgârları Cezayir'i de etkileyip gevşettiyse bir miktar... Ah keşke... Göreceğiz. Heyecanlıyız, macera olacak Cezayir.


10/31/2011

Old town of Melilla
__________________

Hisar icindeki eski Melilla

10/31/2011

M'diq's souk
_______________

M'diq'in carsisi

10/31/2011

29 October 2011

Melilla, Morocco (Spain)

After having spent five days at Gibraltar/La Línea anchorage, some of which were under thundery heavy rain brought by strong southwesterly winds, we set sail for Morocco with a light northwesterly wind on the 25th of October, a sunny day. We had decided to skip the Spanish town of Ceuta across the strait as we had learnt in the last moment that it was not a cheap place anymore for stocking provisions and we did the shopping in La Línea. Besides, the crew was keen to see a bit of real Morocco instead of another Spanish town, as the captain's intention was to use the upcoming westerlies to reach Melilla, the other Spanish town on the last headland of the Moroccon coast before the Algerian border, skipping the whole Morocco. So we slowly sailed southwards heading to M'diq, which was only 30 miles away, through heavy ship traffic across the Strait of Gibraltar. Just after we crossed the shipping lanes, we put the spinnaker up to move a bit faster, but when we passed the headland, we lost the wind totally and started to motor on a flat turquoise sea. A couple of dolphins accompanied us for a while leading us just under the bows zigzagging between the hulls, swimming sideways and jumping as if to display how fast and pretty they were. They were, indeed. An hour later we reached Marina Kabila, a few miles north of M'diq. We entered the little harbour and tied to the visitors' pontoon for clearance formalities. They didn't take long and all the officials were polite and welcoming, and the marina was quite cheap. After we got our passports back, we started the engine to go to the pontoon shown to us. We untied the mooring lines, went off the pontoon 50 metres or so, and the engine stopped. We tried and tried, but no, it wasn't working. There wasn't much wind, and we were slowly drifting backwards toward the harbour wall. Now we were quite close to the visitors' pontoon and the wall was not away. Then the good captain took a rope and made a long jump into the sea right next to the pontoon. He climbed on it and secured us, water dripping from his trousers. Back on the boat, he tried to find what the problem with the engine was. Everything about it seemed okay, but it wasn't running although it was starting. We topped up the fuel tank thinking that maybe the petrol level wasn't enough. But still, it wasn't running. After a long search and cleaning the engine bits, the resident mechanic saw traces of salt where it should not have been. And the preoblem was finally discovered when he filled a glass jar with petrol from the tank: There was water in the fuel tank that probably got in through a leak while motoring. Now the tank was guilty, but unfortunately we had just topped it up wtih petrol. We spent the night at the visitors' pontoon waiting for the patch of Sikaflex on the other tank, which we knew was leaking, to dry. The engine worked in the next morning with the good petrol, and after tying to our place, the good mechanic did the awful job of separating petrol from water by orally siphoning it and then sealed that tank too. Then we took the day off to go and explore the nearby town of M'diq. It is not a very special town. Obviously, most of it must have been developed recently with shiny white Neo-Moroccon architecture and rich people's holiday complexes around a basic core village. We strolled through the souk and had a big nice lunch quite cheaply.

The next day, early in the morning but after having had to wait for the police to clear out, we set sail with the promised westerlies heading to Melilla, a leg of 130 miles to the east. The day had started with rain and we had a bad feeling that we would have to wait for such bad weather to move eastwards all along the Med. But soon the rain stopped and we started to sail happily with a gentle wind under a blue sky with big fat clouds on a flat sea. After some miles offshore the wind started to pick up bringing waves with it, but all was okay as we were sailing downwind with a great speed surfing on the waves with no other boats or ships in the way. But the wind didn't stop picking up: it got faster and faster and the waves bigger. The crew couldn't cope with steering up and down the waves, the captain was already tired, and the night was still to come. Before sunset we put the mainsail down and started to sail with the genoa. It became a little bit more comfortable to steer. But the wind wasn't giving up: it wasn't gusty but steady at a mad speed. We reefed the genoa. The night fell, nothing changed except the wind got even stronger. How stronger could it get? The genoa was reefed more and reduced to a tiny triangle. Even so, we averaged 6-7 knots. It was a long, exhausting night. Not an enjoyable sailing at all. The captain guesses that it was a force 8 gale, which went on and on. The only good thing was that it didn't rain except a couple of minutes of a splat only once. Though the sky wasn't clear all the time - sometimes no stars to steer at, and it was so difficult to steer at the compass which was turning madly while climbing up and down the big waves... There was a glow far away on the horizon on the land side, which we tried to keep on the starboard side - the only navigation help. And it was Melilla. The course had to be changed to the northeast when the captain found out that we weren't well clear off the headland, and it meant getting the waves from the side that crept onto the deck and made us wet. After an hour or so we got back to the normal downwind course. Finally the day broke. The headland wasn't far away. The wind was still very strong except maybe half an hour of slightly less wind. We rounded the headland to sail to the south. We had expected to get less wind - but, no, still strong and this time beating us on the face. We could only get rid of the big waves - but now they were short and still insistent. This went on until the harbour entrance. Then we started the engine (which worked), rolled the tiny genoa and anchored off the town beach inside the huge harbour although no anchorage was shown on charts expecting to get visited soon by the customs or police (which has not happened yet - good, easy Spain). It was mid-morning and we were totally knackered. We lay down and slept all day long.

Today we went ashore and explored the town. It has a well-preserved, beautiful old fortified town overlooking the sea with people living in it drying the washing on balconies and so on. It is surrounded on the land side by big colonial buildings, palm tree-lined avenues and parks. The rest is a modern town along the beach and on the hills. A Spain in Morocco with its people speaking in three languages: Spanish, Arabic and French (we speak none of these).

It is still blowing strongly from the west although no wind was forecast for today. The Mediterranean welcomed us with gales - we'll see what the next days will bring.
________________________________________________________________
________________________________________________________________

Melilla, Fas (İspanya)

Cebelitarık/La Línea'daki demirleme yerinde beş gün geçirdikten sonra (birkaç gün sert güneybatı rüzgârıyla gökgürültülü şimşekli şiddetli yağmur yağmıştı), 25 Ekim sabahında güzel, güneşli bir günde hafif bir kuzeybatı rüzgârıyla Fas'a doğru yelken açtık. Boğazın karşı yakasındaki İspanyol şehri Ceuta'ya gitmekten vazgeçmiştik, çünkü oranın erzak stoğu için artık eskisi kadar ucuz olmadığını öğrenmiş ve alışverişi La Línea'da yapmıştık. Ayrıca, ben bir diğer İspanyol şehri yerine gerçek Fas'ta bir yer görmeyi istiyordum, çünkü Mark hava tahminlerinde birkaç gün sonra gelmesi beklenen batı rüzgârından yararlanıp daha çok yol katederek Fas kıyılarını geçmek ve Cezayir sınırından önceki son burunda yer alan diğer İspanyol şehri Melilla'ya varmak istiyordu (oradan sonra da sadece bir-iki Fas kasabası var). Böylece 30 mil kadar güneyde yer alan M'diq'e doğru yavaş yavaş yol almaya ve yoğun gemi trafiği içinde Cebelitarık Boğazı'nı karşıdan karşıya geçmeye başladık. Gemi güzergâhını geçtikten sonra biraz daha hızlı yol alabilmek için balon yelkeni açtıysak da, Ceuta burnunu geçtikten sonra rüzgârı yitirince motoru çalıştırıp türkuvaz renkli dümdüz denizde ilerlemeye başladık. Karşımıza çıkan bir yunus sürüsünden iki yunus ayrılıp bir süre bize eşlik etmeye karar verdi. Hemen önümüzde, başın altında, âdeta bize yol gösteriyor, bazen yan yan yüzüp tek gözle gözümün içine bakarak, teknenin gövdeleri arasında zikzak çizerek ve hemen yanımızda sudan fırlayarak acayip ama sistematik bir oyun oynuyor, ne kadar hızlı ve güzel olduklarını sergiliyor gibiydiler. Gerçekten de ne kadar hızlı ve ne kadar güzeller! Birkaç saat sonra M'diq'in birkaç mil kuzeyindeki Marina Kabila'ya ulaştık. Küçük limana girip Fas'a giriş işlemlerini halletmek üzere ziyaretçi iskelesine bağlandık. İşlemler fazla sürmedi ve görevliler kibar, güleryüzlüydü. Marina da ucuzdu. Pasaportlarımızı geri alınca marinada bize gösterilen yere gitmek üzere motoru çalıştırdık. Halatları çözüp iskeleden ayrıldık ve daha 50 metre gitmemiştik ki motor durdu. Ne kadar denediysek de çalışmadı. Pek rüzgâr yoktu ve yavaş yavaş dalgakırana doğru gerisin geriye sürükleniyorduk. Artık ziyaretçi iskelesine bayağı yaklaşmıştık ve dalgakıran da pek uzakta değildi. Ben donmuş kalmıştım, aklıma yapacak hiçbir şey gelmiyordu. O anda Mark halatı eline alıp iyi bir uzun atlama yaptı. İskeleye ulaşamadıysa da tam yanına düştü. İskeleye tırmandı ve pantolonundan sular süzülerek güzelce tekneyi bağladı. Sonra da tekneye çıkıp bu seferki problemin nerede olduğunu araştırmaya başladı. Motorda her şey normal gibiydi, çalışmaya başlıyor ama sonra duruyordu. Belki de benzin seviyesi yeterli değildir deyip depoyu doldurduk. Ama hâlâ aynı durum devam ediyordu. Mark motoru araştırıp karbüratörü temizlerken olmaması gereken yerlerde tuz izleri gördü. Cam bir kavanoz alıp benzin deposundan benzinle doldurunca sorunun ne olduğu ortaya çıktı: Benzin deposuna su karışmıştı, muhtemelen deponun üstündeki bir ekleme noktasından deniz suyu kaçmıştı içeriye motorla yol alırken, kimbilir ne zaman... Suç bu sefer depodaydı ama maalesef daha yeni benzin doldurmuştuk. Kaçağı olduğunu zaten bildiğimiz diğer depoya sikafleksle güzel bir yama yapıp kurumaya bıraktık ve marina görevlilerinden izin alarak o geceyi ziyaretçi iskelesinde geçirdik. Ertesi sabah motor, onarılmış depodaki iyi benzinle güzelce çalıştı ve gidip asıl yerimize bağlandıktan sonra zavallı Mark ağzıyla benzini hortumlayıp önce bir şişeye, sonra da bir kovaya aktara aktara bütün benzini sudan ayırarak o pahalı nesneyi israftan kurtardı ve o depoyu da güzelce yamayıp su geçirmez hale getirdi. Sonra o günü tatil ilan edip yakındaki M'diq kasabasını gezmeye gittik. Çok özel bir yer değil. Geleneksel Fas mimarisinin taklit edildiği yepyeni beyaz binalardan anlaşıldığı gibi yakın tarihlerde büyütülüp geliştirilmiş asıl kasabanın çevresinde. Altın renkli uzun plajın büyük kısmını zenginlerin tel örgülerle çevrili, girilmez yazlık siteleri kapatmış. Kasabanın çarşısını gezip çok ucuza birkaç çeşit nefis zeytin aldık ve yine çok ucuza kocaman, güzel bir öğle yemeği yedik. Üstüne de, içine taze nane yaprakları doldurulmuş uzun bardaklar içinde getirilen bol şekerli ve yine nefis Fas usulü çayı yudumladık. Marinanın iskelelerinde midye toplayan oralı bir adamla ahbap olduk bir de. Mark Türk bayrağı tişörtünü giymişti yine. Adam arkamızdan bizi çağırdı, Turko, Turko diye. Kırık dökük İspanyolcayla muhabbet ettik. Bütün Türkleri çok seviyormuş. Biri Türk siyaset dünyasından gerçek, diğeri de Türk dizi dünyasından kurmaca iki isme hayranlığını belirtti ayrıca.

Ertesi gün sabah erkenden, ama liman çıkış işlemleri için polisi bekledikten sonra, vaat edilen batı rüzgârıyla limandan ayrılıp 130 mil doğudaki Melilla'ya doğru yola çıktık. Gün yağmurla başlamıştı ve acaba Akdeniz boyunca hep böyle mi olacak, batı rüzgârı hep yağmur mu getirecek diye canımız sıkılıyordu. Ama çok geçmeden yağmur durdu ve kocaman bulutların yol aldığı mavi gökyüzü altında ve dalgasız bir denizde hoş bir rüzgâr ile güzel bir seyre başladık. Açık denizde birkaç mil gittikten sonra rüzgâr hızlandı ve dalga çıktı. Ama her şey yolundaydı, rüzgâr arkamızdan itiyor, dalgaların üstünde kayarak çok hızlı yol alıyorduk ve görünürde ne bir balıkçı ne de bir gemi vardı. Ama rüzgâr hızlanmaya devam etti ve dalgalar iyice büyüdü. Ben o büyük dalgaları çıkıp inerken dümenle artık baş edemez oldum, dümen işi Mark'a kalınca o iyice yoruldu ve daha gece olmamıştı. Çok da hızlı gitmeyelim, varacağımız yere gündüz varalım, hem de dümen tutmak kolaylaşsın deyip, güneş batmadan önce ana yelkeni indirdik ve ön yelkenle devam ettik. Ama rüzgâr hiç vazgeçmiyordu, delicesine bir hızla hiç durmaksızın esiyordu. Ön yelkeni küçülttük. Gece oldu, değişen bir şey olmadı, rüzgârın daha da artmasından başka. Daha ne kadar artabilir diye endişeyle merak ediyordum. Ön yelkeni daha da küçülttük, minicik bir üçgen oldu. Öyleyken bile hızımız ortalama 6-7 knot idi. Bitmek tükenmek bilmeyen, çok yorucu bir geceydi ve seyir hiçbir keyif vermiyordu, ancak sabır diliyordum, bunu aşmak zorundaydık. Mark'ın tahminine göre 8 şiddetinde bir fırtınaydı, hiç dinmeyen bir fırtına. Tek iyi şey, yağmurun olmamasıydı - sadece bir kez birkaç dakikalığına iri damlalar serpiştirdi. Ama gökyüzü her zaman açık da değildi, rota tutmayı kolaylaştıran yıldızlar bazen görünmüyordu ve dalgaları her inip çıktığımızda deli gibi dönen pusulayla rota tutmak öyle zordu ki... Sadece ufukta kara tarafında, çok uzakta gökyüzüne vuran bir ışıltı vardı rota tutmayı kolaylaştıran -Melilla şehrinin ışıkları- ve onu da sancak tarafında tutmaya çalışıyorduk. Mark konumumuzu haritaya işlediğinde rotamızın burnun açığından geçmeyeceğini görünce, rotayı kuzeydoğuya çevirdik bir süre için. Artık yandan gelip vuran dalgalar güverteye çıkıyor, bazen boyumuzu aşıp bizi ıslatıyordu. Bir saat böyle yol aldıktan sonra tekrar normal rotamıza döndük. Nihayet gün ağardı, burun fazla uzağımızda değildi. Rüzgârın hızında pek bir değişiklik olmadı, yarım saat kadar bir miktar daha az esti sadece. Burnu dönüp güneye doğru yol almaya başladık. Burun rüzgârı keser diye tahmin etmiştik ama olmadı, tokatlar gibi yüzümüze yüzümüze vuruyordu. Sadece büyük dalgalardan kurtulmuş olduk, gerçi bu sefer de küçük sivri dalgalar yandan vuruyordu ısrarla. Limana girdik de öyle kurtulduk dalgalardan, rüzgârdan değilse de. Motoru çalıştırdık (çalıştı neyse ki), minik ön yelkeni sardık ve büyük limanın koruduğu şehir plajının az açığına demir attık haritalarda demirleme yeri olarak gösterilmese de (polis ya da gümrük botu gelir diye bekliyorduk ama henüz gelmedi - güzel, rahat İspanya). Vakit öğleye geliyordu ve yorgunluktan bitip tükenmiştik. Bütün gün yatıp uyuduk sonra.

Bugün botla karaya çıkıp şehri gezdik. Çok iyi korunmuş, eski bir merkezi var hisar içinde, denize tepeden bakıyor. Turistik koruma alanı değil, insanlar yaşıyor içinde, ipe serili çamaşırlarıyla filan. Kara tarafında güzel kolonyal binalar, palmiyelerin sıralandığı geniş yollar, parklar ve meydanlarla çevrilmiş. Modern şehir ise plaj boyunca ve tepelerde uzanıyor. Fas'ta mini İspanya... Halkı üç dilde konuşuyor: İspanyolca, Arapça ve Fransızca.

Bugün hâlâ şiddetli batı rüzgârı esiyor, hava durumunda rüzgâr olmayacak denmesine rağmen. Akdeniz bizi fırtınayla karşıladı, acaba gelecek günler ne getirecek...

11/01/2011 | John Dickinson
Surely Then we started the engine (which worked) should be Then we started the engine (which worked!). You're keeping me alive.
11/04/2011 | Ellie the Nomad
Yey! Glad you've got as far as you have! I'm staying around Guardiana for the winter and taking Tala back to sell in the UK next Spring. Keep on truckin' guys! It's great to read your news.
11/05/2011 | Kate
Hi guys, Morroco eh? Hope it's warm and good breezes take you where you want to be! This is to wish a very happy birthday to the skipper, I shall let off a rocket tonight in your honour captain as tonight is Bonfire night in cold damp England!

Xx Kate
10/26/2011

Gibraltar
_________________

Cebelitarik

10/26/2011

21 October 2011

Gibraltar

Having had enough of waiting for favourable winds for Gibraltar and trusting the forecast for northeasterly wind, we left the anchorage off the nice beach of El Puerto de Santa María in the Bay of Cádiz on the 19th of October just after the sunrise. We had spent almost 10 days there modifying the mainsail (for which we had had to go back to the marina for a second time to reduce it eventually into a common triangular one when the first re-design didn't work) and waiting for the wind to turn. But the wind was still from the east though much lighter than that in the last days. Sailing southwards gently with the both sails up, we left the city of Cádiz and the last anchorage along the coast slowly behind some hours later. It was another hot sunny day and the sea was quite flat. A loud bang on the land made the crew jump while lying peacefully on the foredeck in the sun and hide behind the captain. The captain, on the other hand, was laughing: 'Don't you know how these Spanish people love explosions?' True, they really do. It had taken some time for the crew to get used to the noisy bangs in Galicia - every night (and sometimes in the daytime too) in every town, those firework-like things were being blown up just for the sake of a big bang. But this one was different and we were unusually alone in the sea - not a single fishing boat was around although there were many some miles behind. We turned on the computer charts to see if... Oops, there was a military practice area and we were trespassing it. Some time later we heard another even louder blast which made the captain jump as well. There was nothing to do but to keep to the course as we were right in the middle of it. By the time we got closer to its boundary, the wind started to drop. Typical. Somehow we managed to get out of the military zone accompanied by a third big bang. We were lucky not to have been visited by a military vessel. We should be more careful about such things from now on as there will be many more sensitive areas ahead of us. But now the wind was changing and turning to the unforecast south gradually picking up and creating short and steep waves from head on. We started the engine and dropped the sails. It was very uncomfortable with the boat pitching continuously and the outboard shouting everytime it was out of the water. The wind became stronger and the seas utterly confused. We were now off a harbour wall in the middle of nowhere with its town some miles away further along the coast. Finding out on the computer charts that it was a small fishing harbour, we decided to have a look at it and take shelter for a while. It was very tiny indeed and there was no space for us with all the fishing boats tied alongside each other. We saw a lonely biggish fishing boat tied to the wall and decided to tie to it alongside. Just as we were doing it in that tiny space surrounded by many fishing boats, the outboard refused to work in reverse gear. Great. We were about to hit the other boats but the good captain could manage to tie to the fishing boat somehow just in time jumping from boat to boat and running around with ropes in his hands. Now we were safely tied but the engine wasn't working. There was nothing to do but to repair it. This time the control cable had snapped. By changing it with the other outboard's cable and with a lot of sweat in the sun, Jaya's good mechanic could bring the engine back to life in two hours. Looking out from the harbour wall we saw the wind dropped and the sea was less choppy, and thinking that soon the other fishing boats would come into the harbour and claim their space, we left the place motoring. Sunset came, night fell, we motored on and on pitching as usual with the waves hitting the bows as if praying to Allah (to keep the engine running maybe?). The waves lessened only when we approached Tarifa, the southernmost point of the Iberian peninsula and the beginning of the Strait of Gibraltar. That was where we were planning to stop for the night, and it was midnight when we dropped the anchor, knackered.

The next day early in the morning we pulled the anchor up and started to motor through the strait. There was a light wind from the east and the sea was flat. The summit of the mighty mountain Jebel Moussa on the Moroccan side was visible on top of the thick layer of mist hiding the rest of it. We followed the coastline closely on the Spanish side. Big ships were crossing through the strait in a row far away from us. After 3 hours we reached the Bay of Gibraltar, or Bahía de Algeciras as the Spaniards prefer, with lots of big ships on anchor. We made our way through them to the anchorage shown on the charts, which was next to the airport runway. It was surprisingly empty. After anchoring, we took the dinghy to the little beach down the runway and crossed the huge runway to reach the street. It wasn't pleasant at all - what if an airplane lands now? There was protection and barriers on the street side but not on the beach side. Anyway... We walked to downtown Gibraltar and, being a duty-free shoppers' paradise, it was so crowded! And what a tourist trap... The parcel sent by the parents was waiting for us at the post-office with all the useful outboard bits and the repaired nav light in it. We could find a North Africa pilot book as well - a very expensive but well-written and very useful one. Then we rushed back to the dinghy hoping to find it where we left it. Yes, it was there, but this time we were stopped by the security personnel from crossing the runway. They were very serious and directed us to the other side of the fence, which extends into the sea. We had to walk along the fence, get into the water and go around the fence to reach the dinghy, and there were two police cars and three policemen waiting for us. We had unknowingly trespassed another security zone: the beach was the property of MOD. They got our passports and ID info and checked if we were recorded in their list of criminals. But they were friendly and understanding. After having waited on the beach for half an hour, we were cleared by their headquarters and officially cautioned: Do not use this beach again! Ok, sorry Sir. We came back to the boat and, not more than ten minutes later, a police boat approached us. It was forbidden to anchor there, and we should have gone to the other side of the harbour wall, which looked like a marina, but it wasn't. The wall was separating the English and Spanish sides. We moved there and saw all the other boats were anchored there. Well, back in the Spanish territory. Now we could sip the good duty-free rum in peace celebrating the crossing and learn more about unpopular destinations such as Algeria making use of the good pilot book.

Today we went ashore on the Spanish side, the town of La Línea, which is immediately north of downtown Gibraltar. A nice town, and food is cheaper there. The wind is blowing strongly from the east, and depending on what it will do on which day, we are planning to go to Ceuta, a duty-free Spanish town in Moroccon territory across the strait, for provisions. Then we can start to sail along and explore the North African coast, winds permitting of course.
_________________________________________________________________
_________________________________________________________________

Cebelitarık

Cebelitarık Boğazı'nı geçmek için uygun rüzgârı beklemekten usanıp, kuzeydoğu rüzgârı gösteren hava tahminine güvenerek, 19 Ekim'de güneş doğar doğmaz Cádiz Koyu'ndaki El Puerto de Santa María'nın güzel plajı açığındaki demirleme yerimizden ayrıldık. Ana yelkende değişiklikler yapalım, rüzgârın dönmesini bekleyelim derken 10 gün kadar kalmıştık orada ve ilk ana yelken değişikliği işlemeyince ikinci kez marinaya bağlanıp yelkeni sıradan üçgen yelkene dönüştürmek gerekmişti. Gerçi rüzgâr hâlâ doğudan esiyordu ama önceki günlere göre daha hafifti. Ön ve ana yelken açık olarak güneye doğru yavaş yavaş yol alıp, Cádiz şehrini ve sonra da kıyı üzerindeki son demirleme yerini ardımızda bıraktık ağır ağır. Güneşli, sıcak bir gündü ve pek dalga yoktu. Ön güvertede uzanmış halde güneşin keyfini sürerken, kara yönünden gelen büyük bir patlama sesiyle yerimden sıçrayıp Mark'ın arkasına sığındım. O ise benimle dalga geçiyordu: 'Hâlâ öğrenemedin mi İspanyolların ne kadar patlama delisi olduğunu?' Doğruydu, gerçekten de öyleydiler. Galiçya'dayken gürültülü patlamalara alışmam biraz zaman almıştı - her kasabada her gece (hatta bazen gündüz vakti) havai fişek gibi renkli ışıklar saçmayan ama çok daha yüksek ses çıkaran şeyler patlatıyorlardı. Ama bu seferki farklıydı ve ortada daha garip bir durum vardı: Etrafımızda tek bir balıkçı teknesi bile yoktu, oysa birkaç mil geride bir sürü teknenin arasından geçmiştik. Şüphelenip elektronik haritada nerede olduğumuzu görmek için bilgisayarı açtık. Eyvah, bir askeri talim alanı vardı ve biz de içindeydik. Bir süre sonra çok daha yüksek bir patlama daha duyduk ve bu sefer ki Mark'ı bile yerinden sıçrattı. Ama rotayı izlemekten başka yapacak birşey yoktu, çünkü alanın tam ortasındaydık. Alan sınırına yaklaşırken rüzgâr yapacağını yapıp azalmaya başladıysa da sonunda çıkabildik oradan, üçüncü bir patlama eşliğinde. Şanslıydık, hiçbir askeri tekne çıkıp gelmemişti ne yapıyorsunuz diye. Bundan böyle bu konuda daha dikkatli olmalıydık, çünkü ileride çok daha hassas başka pek çok bölge olacaktı nihai rotamız üstünde. Ama rüzgâr şimdi değişmeye başlamıştı ve hiçbir hava tahmininde görünmeyen güney yönüne dönüyordu, giderek artıp karşımızdan gelen alçak, sert ve düzensiz dalgalar yaratarak. Motoru çalıştırıp işe yaramayan yelkenleri indirdik. Seyir çok rahatsızlaşmıştı, tekne bir öne bir geriye kalkıp inip duruyor, motor sudan her çıktığında bas bas bağırıyordu. Çok geçmeden rüzgâr iyice arttı ve deniz iyice karıştı. O sırada bir liman dalgakıranının açığından geçiyorduk, kasabası epey bir uzağındaydı. Bilgisayar haritasına bakınca buranın küçük bir balıkçı barınağı olduğunu gördük ve gidip bakalım, mümkünse bir süre için sığınalım dedik. Gerçekten de minicik bir limandı ve yanaşabileceğimiz tek bir boş yer bile yoktu. Bütün balıkçı tekneleri yan yana birbirlerine bağlanmışlardı. Duvara bağlı olan ve yanına hiçbir tekne bağlanmamış büyükçe bir balıkçı teknesi görüp ona bağlanmaya karar verdik. Her yanı balıkçı tekneleriyle çevrili o daracık alanda tam yanına yaklaşıp halatları öbür tekneye atmak üzereydik ki, motoru rölantiden vitese geçirmek mümkün olmadı. Hoppala! Rüzgâr güçlüydü ve az kalsın diğer teknelere çarpıyorduk, ama Mark bir tekneden diğerine atlayıp elinde halat oradan oraya koşarak bir şekilde tam zamanında bağlayabildi bizi. Artık güvendeydik ama şimdi de motor çalışmıyordu ve ne yapıp edip tamir etmekten başka çare yoktu. Bu seferki arıza kumanda kablosundaydı. Diğer motorun kablosunu çıkarıp kullandığımız motora takarak ve güneşin altında ter dökerek iki saat içinde sorunu giderebildi Mark. Dalgakıranın üstünden baktığımızda rüzgârın ve dalgaların biraz azalmış olduğunu gördük ve çok geçmeden diğer teknelerin gelip belki de bizim işgal ettiğimiz yere bağlanmak isteyeceklerini düşünerek motoru çalıştırıp oradan ayrıldık. Az sonra güneş battı, hava karardı, biz ise motor çalışsın diye dileyerek, karşıdan gelmeye devam eden dalgalarla secdeye kapanırcasına bir öne bir geriye yata kalka yolumuza devam ettik. Deniz ancak, İber yarımadasının en güney ucundaki Tarifa'ya yaklaştığımızda düzleşti. Burası Cebelitarık Boğazı'nın da başlangıcıydı ve zaten buraya demirleyip gece molası vermeyi istiyorduk. Bitap düşmüş halde demir attığımızda vakit gece yarısı olmuştu.

Ertesi sabah erkenden demir alıp motorla boğazı geçmeye başladık. Rüzgâr doğudan ve hafifti ve dalga yoktu. Fas tarafında haşmetli Cebel Musa dağının zirvesi, gövdesini görünmez kılan sis katmanı üstünde yükseliyordu, biz ise İspanya kıyısını yakın mesafeden takip ediyorduk. Uzakta büyük gemiler birbirlerinin peşi sıra boğazı geçiyorlardı. Üç saat sonra, birçok geminin demirli halde beklediği Cebelitarık Koyu'na ulaştık ve aralarından geçip, büyük koyun doğu tarafındaki yarımadanın ucunda bulunan İngiliz yönetimindeki Cebelitarık şehrine vardık. Haritalarda gösterilen ve havaalanı pistinin hemen öte yanında olan demirleme yerinin boş olması şaşırtıcıysa da, demir atıp çok geçmeden botla pistin aşağısındaki küçük kumsala gittik ve botu orada bıraktık. Caddeye ulaşmak için pisti geçmek gerekiyordu ve açıkçası korktum, ya şimdi uçak inerse diye. Cadde tarafında ışıklar, bariyerler ve bilumum koruma önlemleri vardı ama kumsal tarafında hiçbir şey yoktu. Neyse... Koşar adım pisti geçip caddeye vardık ve şehir merkezine yürüdük. KDV'den muaf tam bir alışveriş cenneti olan şehir öyle kalabalıktı ki! Küçücük yüzölçümüne ancak dev apartmanlar dikerek sığışabilmiş kalabalık şehir nüfusuna, civardan ucuz içki, sigara ve elektronik eşya almaya gelen İspanyollar ve 'Cebelitarık' adının cazibesine kapılmış turistler de eklenince doğal sonuç bu oluyor haliyle. Trafiği ters olmayan, sıcak iklimli bir mini İngiltere... Mark'ın babasının yolladığı, diğer motorun parçalarını ve tamir edilmiş navigasyon lambamızı içeren paket postanede bizi bekliyordu. Oldukça pahalıysa da, çok güzel yazılmış, işimize çok yarayacak bir Kuzey Afrika seyir rehberi de bulabildik. Sonra da botun hâlâ yerinde olmasını dileyerek kumsala yöneldik. Evet oradaydı ama bu sefer güvenlik görevlileri pisti geçmemize izin vermediler. Çok ciddiydiler ve demir tellerin öbür tarafından gitmemizi emrettiler. Teller denizin içine kadar uzanıyordu ve teller boyunca yürüyüp suya girip öbür yana geçtiğimizde iki polis arabası ve üç polisin orada bizi beklediğini gördük. Bilmeden bir güvenlik bölgesine daha izinsiz girmiştik yine: Kumsal İngiliz askeriyesinin yasak alanıydı. Pasaportlarımızı alıp güvenlik soruşturması için kimliklerimizi telsizle merkezlerine bildirdiler. Neyse ki güleryüzlü ve espriliydiler. Yarım saat kumsalda bekledikten sonra merkezlerinden temiz olduğumuz bildirildi ve resmi (ama sadece sözel) ikazla durumdan kurtulduk. Tekneye döndük, daha on dakika geçmemişti ki bu sefer de bir polis botu tekneye yanaştı. Orada demirlemek yasaktı ve dalgakıranın öte yanında demirlememiz gerekiyordu. Orayı biz marina sanmıştık, ama değildi. Dalgakıran İngiliz bölgesini İspanyol bölgesinden ayırıyordu. Biz de oraya geçtik ve gördük ki diğer tekneler orada demirli. Anlaşıldı. İspanya'ya geri dönmüştük bir kez daha. Artık son derece ucuza aldığımız iyi romu rahat rahat yudumlayıp Cebelitarık Boğazı'nı geçişimizi kutlayabilir, seyir rehberimize bakıp insanların Cezayir gibi, aman tehlikeli oralar dediği, ama bize cazip gelen yerler hakkında bilgi edinebilirdik keyifle.

Bugün yarımadanın İspanyol tarafı olan La Línea kasabasına gittik hava durumu ve alışveriş için. Güzel bir yer, Cebelitarık şehrine göre daha ucuz. Rüzgâr doğudan ve şiddetli esiyor ve havanın hangi gün nasıl olacağına bağlı olarak boğazın karşı tarafında, Fas kıyısında İspanyol toprağı olan Ceuta'ya geçmeyi planlıyoruz. Orası da KDV'den muaf ve erzak stoğunu orada yapmak istiyoruz. Sonra Kuzey Afrika kıyıları boyunca seyir ve keşfe başlayabiliriz artık, tabi ki rüzgârın izin verdiği ölçüde.

10/30/2011 | Trisha
Well, you two certainly know how to have a dramatic time. I hope the Med. will be kind to you and give you favourable winds - and favourable countries! Will send email to Nur's hotmail in a day or so with our news. Love and x x

Newer ]  |  [ Older ]

 

 
 
 

 
Powered by SailBlogs